“Yediğim Her Şey Bana Düşmanmış Gibi”: Bedenle Kurulan Çatışmalı İlişki Üzerine
Photo Credit: Maide Karzaoğlu
Bedenle İlişkimiz Neden Bu Kadar Zorlaştı?
Son yıllarda klinik alanda en sık karşılaşılan ifadelerden biri şu olabilir:
“Yediğim her şey bana zarar veriyormuş gibi hissediyorum.”
Bu cümle yalnızca yemekle ilgili değildir. Aynı zamanda kişinin bedeniyle, kontrol duygusuyla, öz değeriyle ve kendilik algısıyla kurduğu ilişkiye dair önemli ipuçları taşır.
Bugün birçok insan, bedenini ihtiyaçları olan canlı bir organizma olarak değil; kontrol edilmesi gereken, hata yapan, “fazlalık üreten” bir nesne gibi deneyimliyor. Bu durum yalnızca yeme davranışlarını değil, kişinin kendi bedeniyle kurduğu temel bağı da etkiliyor.
Bedenin İşlevinden Uzaklaşmak
Modern beden algısında bedenin işlevi giderek görünmez hale geliyor. Örneğin bacaklar; hareket etmemizi sağlayan, bizi taşıyan, denge kurmamıza yardımcı olan yapılar olmaktan çıkıp yalnızca estetik açıdan değerlendirilen bölgelere indirgenebiliyor:
“Kalın”
“Selülitli”
“Yeterince ince değil”
Oysa beden yalnızca görünümden ibaret değildir. Hareket etmek, yürümek, sarılmak, nefes almak, yorulmak, iyileşmek ve yaşamı sürdürebilmek gibi temel işlevlerin tamamı beden aracılığıyla gerçekleşir. Ancak günümüzde birçok kişi bedenini deneyimlemek yerine onu sürekli değerlendiren, denetleyen ve eleştiren bir bakışla yaşamaktadır.
Yeme Davranışının Suçlulukla İlişkilendirilmesi
Yemek yemek, insan yaşamının en temel biyolojik ihtiyaçlarından biridir. Ancak özellikle diyet kültürü, sosyal medya ve beden odaklı toplumsal baskılar nedeniyle yemek çoğu zaman “riskli” bir davranış gibi algılanabilmektedir.
Bazı bireyler için yemek:
Suçluluk,
Kontrol kaybı,
Pişmanlık,
Kaygı,
“Bedel ödenmesi gereken” bir eylem
haline gelebilmektedir.
Kimi zaman kişiler, birkaç gün normalden fazla yemek yedikten sonra yoğun kaygıyla tartıya çıkabilmekte; vücuttaki geçici değişimleri kalıcı kilo artışı gibi yorumlayabilmektedir. Şişkinlik, ödem veya sindirim süreçleri bile ciddi bir tehdit algısıyla deneyimlenebilmektedir.
Telafi Döngüsü ve Kontrol İhtiyacı
Bazı bireylerde yemek yeme davranışı, hemen ardından gelen telafi davranışlarıyla birlikte görülür. Örneğin:
Yenilen yiyeceği “yakmak” amacıyla aşırı egzersiz yapmak,
Kalori hesaplarını katı biçimde takip etmek,
Yemek sonrası yoğun suçluluk hissetmek,
Aç kalma veya kısıtlama davranışları göstermek
bu döngünün parçaları olabilir.
Bu durumda yemek, doğal bir ihtiyaç olmaktan çıkıp matematiksel bir alışverişe dönüşebilir:
“Yediğim kadarını yakmalıyım.”
Ancak insan bedeni yalnızca “alınan ve harcanan kalorilerden” oluşan mekanik bir sistem değildir. Açlık, tokluk, stres, hormonlar, duygular, uyku düzeni ve psikolojik durum; yeme davranışını doğrudan etkileyen çok boyutlu süreçlerdir.
Bedenle Yeniden Bağ Kurmak
Sağlıklı bir beden ilişkisi, bedeni sürekli kontrol etmekten değil; onu anlamaya çalışmaktan geçer. Açlık hissetmek, zaman zaman fazla yemek yemek, bazı günler iştahın artması ya da azalması insan olmanın doğal parçalarıdır.
Doğada hiçbir canlı, her gün aynı miktarda yemek yemez ya da bedenini sürekli denetlemez. İnsan bedeni de değişken, esnek ve canlı bir yapıdır.
Bu nedenle iyileşme süreci çoğu zaman yalnızca yeme davranışını değiştirmek değil; bedenle yeniden güven ilişkisi kurabilmekle ilgilidir.
Sonuç
Bedenin yalnızca görünüm üzerinden değerlendirildiği bir dünyada birçok kişi kendi bedenine yabancılaşabilmektedir. Ancak beden, “kontrol edilmesi gereken bir düşman” değil; yaşamı sürdüren temel varoluş alanımızdır.
Yemek yemek de yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda sosyal, kültürel ve duygusal bir deneyimdir. Bu ilişki korku, suçluluk ve cezalandırma üzerinden kurulduğunda kişinin yaşam kalitesi önemli ölçüde etkilenebilir.
Bedenle daha sağlıklı bir ilişki kurabilmek; kontrol etmekten çok anlamayı, cezalandırmaktan çok bakım vermeyi ve sürekli mücadele etmek yerine bedensel ihtiyaçları fark edebilmeyi gerektirir.