Yeme Bozuklukları Neden Bu Kadar Yaygınlaştı? Kontrol, Beden Algısı ve “CICO” Döngüsü Üzerine

Photo Credit: Maide Karzaoğlu

“Bu Alanda Çalışmak İstiyorum” Dediğimde

Yüksek lisans sürecimde tezimi yeme bozuklukları alanında yazmak istediğimi söylediğimde, tez danışmanım bana uzun süre unutamadığım bir cümle kurmuştu:

“Bu alan çok zor. Sağlıklı veri toplamakta zorlanırsın.”

O dönem bu cümleye şaşırmıştım. Ancak zaman içinde klinik gözlemler arttıkça, yeme bozukluklarının ne kadar karmaşık, gizli ve çok katmanlı süreçler içerdiğini daha iyi anlamaya başladım.

Çünkü yeme bozuklukları çoğu zaman yalnızca yemekle ilgili değildir. Kontrol ihtiyacı, beden algısı, öz değer, kaygı, güvenlik hissi, duygusal düzenleme ve ilişki örüntüleriyle iç içe geçmiş yapılardır.

Görünenden Çok Daha Yaygın Bir Sorun

Bugün yeme bozukluklarının düşündüğümüzden çok daha yaygın olduğunu söylemek mümkündür. Ancak bu durum her zaman dışarıdan fark edilmez.

Toplumdaki yaygın algının aksine, yeme bozukluğu yaşayan herkes aşırı zayıf görünmez. Pek çok kişi “normal” kabul edilen kilo aralıklarında olabilir; çalışabilir, sosyalleşebilir ve günlük yaşamını sürdürüyor gibi görünebilir. Ancak zihinsel düzeyde bedenle ilgili yoğun bir mücadele içinde yaşayabilir.

Bazı bireyler için günün büyük kısmı şu düşüncelerle geçebilir:

  • “Bugün kaç kalori aldım?” 

  • “Ne kadar yürümeliyim?” 

  • “Bunu yaktım mı?” 

  • “Yarın daha az yemeliyim.” 

Yemek, hareket ve beden; yaşamın doğal parçaları olmaktan çıkıp sürekli hesaplanan, denetlenen ve kontrol edilmeye çalışılan alanlara dönüşebilir.

“Calories In, Calories Out”: Bitmeyen Hesap Makinesi

Son yıllarda özellikle sosyal medya, fitness uygulamaları ve sağlık teknolojileriyle birlikte “Calories In, Calories Out (CICO)” yaklaşımı günlük hayatın merkezine yerleşmiş durumda.

Kalori takibi bazı kişiler için işlevsel olabilirken, bazı bireylerde bu süreç zamanla obsesif bir döngüye dönüşebilmektedir. Yenilen her lokmanın hesaplanması, hareketin yalnızca “yakım” amacıyla yapılması ve bedenin sürekli performans vermesi gereken bir makine gibi görülmesi; kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir.

Özellikle yeme bozukluğu eğilimi olan bireylerde bu durum:

  • Sürekli beden kontrolü, 

  • Tartılma davranışı, 

  • Aşırı egzersiz, 

  • Suçluluk hissi, 

  • Telafi davranışları, 

  • Katı yeme kuralları  ile birlikte ilerleyebilir.

Sorun yalnızca yemek değildir; kişinin bedenine ve kendisine yönelik geliştirdiği ilişki biçimidir.

Açlık ve Tokluk Sinyallerinin Bozulması

Klinik gözlemlerde dikkat çeken önemli konulardan biri de bireylerin zamanla açlık ve tokluk sinyallerine yabancılaşabilmesidir.

Bazı kişiler uzun süreli diyetler, katı yeme düzenleri veya aralıklı oruç uygulamaları nedeniyle bedenlerinin doğal ritmini fark etmekte zorlanabilir. Açlık hissi; mide kazınması, enerji düşüklüğü veya fiziksel ihtiyaç olmaktan çıkıp yalnızca “yemek saati geldi” düşüncesine dönüşebilir.

Benzer şekilde tokluk hissi de bozulabilir. Bazı bireyler için tokluk: “artık fiziksel olarak daha fazla yiyemeyecek noktaya gelmek” olarak tanımlanabilir.

Oysa sağlıklı yeme davranışı, bedenin doğal açlık ve doygunluk sinyallerini fark edebilmekle ilişkilidir.

Yemek Sadece Fiziksel Bir İhtiyaç Değildir

Yemek davranışı çoğu zaman duygusal anlamlar da taşır. Bazı yiyecekler güven hissini, çocukluk anılarını, bakım görmeyi veya rahatlamayı temsil edebilir.

Örneğin:

  • Sıcak bir tatlı çocukluk dönemindeki güven duygusunu, 

  • Çıtır dokulu yiyecekler rahatlama hissini, 

  • Belirli “güvenli yiyecekler” ise kontrol duygusunu çağrıştırabilir.

Bu nedenle yeme davranışını yalnızca irade, disiplin veya kalori hesabı üzerinden değerlendirmek çoğu zaman yetersiz kalır. Çünkü kişinin yemekle kurduğu ilişki, yaşam öyküsü ve duygusal ihtiyaçlarıyla yakından bağlantılıdır.

“Normal Görünen” Ama Sürekli Savaş Halinde Olanlar

Yeme bozuklukları her zaman uç örneklerle ortaya çıkmaz. Birçok kişi dışarıdan “gayet normal” görünmesine rağmen kendi bedeniyle yoğun bir çatışma yaşayabilir.

Örneğin:

  • Sürekli tartılan, 

  • Aynada bedenini tekrar tekrar kontrol eden, 

  • Santimetre hesabı yapan, 

  • Bir gün fazla yediğinde yoğun suçluluk hisseden, 

  • Saatlerce egzersiz yapan, 

  • Yeme ve kısıtlama döngüsü arasında gidip gelen kişiler, çoğu zaman çevreleri tarafından fark edilmez.

Ancak kişinin zihinsel enerjisinin büyük bölümü bedenini yönetmeye çalışmakla geçebilir. Bu durum zamanla tükenmişlik, kaygı ve yaşamdan kopma hissine yol açabilir.

Beden Algısı ve Öz Değer İlişkisi

Bazı bireylerde beden algısı o kadar katı hale gelir ki kişi kendi bedenini objektif biçimde değerlendirmekte zorlanabilir. Başka birinde estetik bulduğu özellikleri, kendi bedeninde kabul edemeyebilir.

Bu noktada beden yalnızca fiziksel bir alan olmaktan çıkar; öz değerle doğrudan ilişkili hale gelir. Kişi:

  • Sevilmeyi, 

  • Beğenilmeyi, 

  • Kabul görmeyi, 

  • Yeterli hissetmeyi bedeni üzerinden sağlamaya çalışabilir.

Bu nedenle bedenle yaşanan mücadele çoğu zaman yalnızca kilo ile ilgili değildir. Görülme, kabul edilme, sevilme ve yeterli hissetme ihtiyacının da bir yansıması olabilir.

Sonuç

Yeme bozuklukları yalnızca yemek davranışındaki değişimlerle tanımlanabilecek durumlar değildir. Bu süreçler; beden algısı, kontrol ihtiyacı, duygusal düzenleme ve kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin önemli bir parçasıdır.

Bugün birçok insan bedenini dinlemek yerine onu yönetmeye, düzeltmeye veya kontrol etmeye çalışıyor. Ancak iyileşme çoğu zaman daha fazla kontrol etmekten değil; bedenin sinyallerini yeniden duymayı öğrenmekten geçiyor.

Çünkü beden, sürekli savaşılması gereken bir alan değil; yaşamın sürdüğü temel varoluş alanıdır.

Previous
Previous

“Sometimes Foods” Yaklaşımı: Yiyeceklerle Daha Esnek Bir İlişki Kurabilmek

Next
Next

“Yediğim Her Şey Bana Düşmanmış Gibi”: Bedenle Kurulan Çatışmalı İlişki Üzerine